İKİNCİ YENİ ŞİİRİ(1954-1960)

Posted: Ocak 2, 2013 in 12. sınıf edebiyat

İKİNCİ YENİ ŞİİRİ(1954-1960)    CESETİ (word belgesi olarak indir)

Eleştirmen Muzaffer ErdostPazar Postası” dergisindeki yazısında ilk kez II. Yeni adını kullanmış; I. Yeni(Garip)’ye tepki olarak doğduğu ve sık sık tekrarlandığı için bu ad sürdürülmüştür. Döneminde Sezai Karakoç tarafından “Yeni Gerçekçi Şiir” olarak da adlandırılmıştır. “Soyutçular” olarak da adlandırılmıştır.

I.Dünya Savaşı’nın doğurduğu bunalım sonucunda oluşan Dadaizm ve sürrealizm akımları II. Yeni akımına kaynaklık etmiş; toplumsal ve şiirsel ortamın etkisi II. Yeni’yi oluşturmuştur.

  Bu topluluğun başlıca özellikleri:

*Şiirde anlam değil, ses güzelliğine önem vermişlerdir.

*Sözcükler arasındaki anlamsal bağlantıları kopararak yeni görüntüler oluşturmuşlardır.

*Anlam geriye atılmış, imge anlamdan üstün tutulmuştur.

*Bireyin toplumdaki yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları işlemişlerdir.

*Kapalı ve soyut bir şiir anlayışı benimsenmiştir.

*Şiirler, rastgele seçilmiş sözcük ve cümlelerin alt alta sıralanmasıyla oluşturulmuş izlenimi uyandırır.

*Şiirde öyküleyici anlatım yolunu terk etmişlerdir. Konu ve olay şiirden atılmıştır.

*Gerçeküstücülüğün etkisiyle akıl dışına yönelinmiştir.

*Bilinçaltı ön plandadır.

*Konuşma dili ve mantık dokusundan uzak bir dil kullanmışlardır.

*Şiirde ölçü ve uyağa önem vermemişler, musiki ve anlam zenginliğine önem vermişlerdir.

*Serbest şiir anlayışı benimsenmiştir.

*Şiir, duygu ve çağrışımlarla oluşturulmuştur.

*Ahlak kaygısı güdülmemiştir.

*Söz dizimini değiştirmişler, yeni sözcük ve tamlamalar kullanmışlardır.

*Salt şiir, sanat için sanat, şiir için şiir anlayışını benimsemişlerdir.

*Anlaşılması zor, kapalı bir anlatım benimsenmiştir.

*Her türlü kısıtlamaya, baskıcı tutuma karşı çıkılmıştır.

*Edebi sanatlar çok sık kullanılmıştır.

*Büyük harf ve noktalama kullanılmamıştır.

*Geleneğe karşı çıkmışlardır.

*Siyaset dışı kalmışlardır.

*Aydın kesime, seçkinlere seslenilmiş, günlük konuşma diline karşı çıkılmıştır.

*Toplumsal sorunlara ve onların çözümlerine değinilmemiştir.

*Halk şiiri geleneğinden uzaklaşılmıştır.

*Müzik ve resim sanatından yararlanılmıştır.

*Basitlik, sıradanlık ve yalınlıktan uzak durmuşlardır.

**Duygu ve çağrışıma yaslanmışlardır.

*Batıdan etkilenmişlerdir. Sürrealizm ve Dadaizm akımlarından etkilenmişlerdir.

*Alışılmamış bağdaştırmalara sıkça yer vermişlerdir.

*Nükte, şaşırtma ve tekrarlardan kaçınılmıştır.

*Dilbilgisi kuralları dikkate alınmadan anlamı tamamlanmayan cümleler kullanılmıştır.

I.ve II. Dünya Savaşları, toplumsal, ekonomik ve siyasi krizler, insanları her yönden etkilemiş, kültürel bunalım yaratmıştır. Edebiyatta sürrealizm, dadaizm, egzistansiyalizm bu etkilerle ortaya çıkmıştır. Resimde kübizm, soyut resim; psikolojide psikanaliz(Freud-bilinçaltı), müzikte minimalizm ve atonalcilik(çağdaş batı müziğinde hiçbir ton ve makam temeline bağlı olmayı kabul etmeyen müzik anlayışına göre bestelenmiş eser, makamsız musiki), gürültülü, elektronik müzik gibi tarzlar ortaya çıkmıştır.

 

Sezai Karakoç, İkinci Yeni’yi, gerçekliğin bir kopyasını değil, yeniden kurulmasını dile getiren yeni-gerçekçi Şiir(neo-realizm) olarak değerlendirir.

İkinci yeni şiiri “Pazar Postası” gazetesi etrafında doğar.

*”Şiir geldi kelimeye dayandı.”,  “Şiir kelimelerle kurulur.” “Şiir salt kelimeciliktir.” “Şiir, sözcüklerin anlamını görmezliğe gelmekte yatar; varoluş o zaman gerçekleşir.”

Ece Ayhan, “İkinci Yeni” adlandırmasına karşı çıkar, bu şiir anlayışının aslında “sivil şiir”, “kara şiir”, “sıkı şiir” olarak isimlendirilmesini ister.

Bu şiir hareketine katılan sanatçıların bir manifesto ortaklıkları yoktur, şiirin teorik meseleleri üzerine farklı düşünceler taşırlar.

Alışılmamış bağdaştırma:         ne haydut bir akşamdı ağır nargilelerle

Enli ve kalın hüzünler

Uçurum renkli gece……

Uzak çağrışım: Su yerine süs akıyor/ Deliklerinden / Eğilmiş

Ölümcül ince bilekli / Cariyeler bakıyor / Derinden geliyor sesleri

S. Karakoç : Osmanlı sarayı çağrıştırılmış

 

Şiir dilinde sapma:  Cemal  Süreya’nın şiiri olan Üvercinka, öncelikle “güvercin”i çağrıştırmaktadır. Şiirde sözü edilen kadınla ve güvercin sözcüğüyle ilgili tasarımlar, okuyucunun zihninde canlanmaktadır. Sözcüğün sonundaki “-ka” ise Slav kadın adlarına getirilen bir küçültme ekidir. Bunlar, şiirde anlatılan kadınla birleştirilmekte, zengin tasarımlar oluşturulmaktadır.

 

EDİP CANSEVER (8 Ağustos 1928–28 Mayıs 1986)

İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Kapalıçarşı’da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı. 1976’dan sonra yalnızca şiirle uğraştı. Bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçirdi, tedavi için getirildiği İstanbul’da 28 Mayıs 1986’da yaşamını yitirdi. İkin Yeni’nin kuyumcu şairidir.  Yalnızlık, şiirinde temel izlektir.

İlk şiiri 1944′te İstanbul dergisinde yayınlandı. Yücel, Fikirler, Edebiyat Dünyası, Kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini “İkindi Üstü” kitabında topladı. Bu şiirlerde varlıklı, her şeye yaşama sevinciyle bakan bir gencin avarelikleri, duyguları ön plandaydı. 1951′de “Nokta” dergisini çıkardı. Bu dergi genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağladı. İlk kitabından 7 yıl sonra yayınladığı “Dirlik Düzenlik” bu dönemin ürünüdür. Bu kitaptaki şiirlerde düşünceyi dil içinde eritmeye yönelen, özlü bir söyleyiş ve çarpıcı biçim arayan, toplumsal eleştiri için mizah aracını kullanan bir tutum görüldü. 1957′de yayınlanan “Yerçekimli Karanfil” ile kendisine özgü bir şiir evreni kurdu. İkinci Yeni akımının özgün örneklerini verdi. Yenilik, Pazar Postası, Yeni Dergi gibi dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairlerden biri oldu. Şirinde zamanla sevinç yerini bunalıma, toplumsal dengesizlikleri eleştirme kaygısı yerini yıkıcı bir umutsuzluğa bıraktı. “Dize işlevini yitirdi” gerekçesiyle yeni arayışlara yöneldi. Şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı. “Nerde Antigone“, “Tragedyalar”, “Çağrılmayan Yakup” bu dönemin ürünleri. Yine de İkinci Yeni içindeki bazı şairler gibi anlamsızlığı savunmadı. Kapalı, anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiire yöneldi. Çok farklı imgeler kullanırken bile düşünce öğesini göz ardı etmedi. Yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandırdı. Şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi. Şiirlerinde dize alışkanlığını kırar, öyküye, tasvire, diyaloglara yer verir. Oldukça uzun şiirler yazmıştır. Varoluşçuluk akımının etkisinde kalmış, kişinin iç dünyasını anlatan, dünya karşısındaki yerini sorgulayan şiirler yazmıştır.

Şiir: Dirlik-Düzenlik, İkindi Üstü, Petrol, Umutsuzlar Parkı, Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup,  Sevda ile Sevgi, Kirli Ağustos, Şairin Seyir Defteri, Sonrası kalır, Yerçekimli Karanfil, Ben Ruhi Bey Nasılım, Bezik Oynayan kadınlar, Oteller Kenti, SONRASI KALIR, Öncesi de Kalır

Düz yazı: Gül Dönüyor Avucumda, Şiiri Şiirle Ölçmek

 

 

TURGUT UYAR(.4 Ağustos 1927, Ankara – . 22 Ağustos 1985, İstanbul)

İstanbul’daki ilköğreniminden sonra, Konya Askeri Okulu, Işıklar Askeri Hava Lisesi ve Askeri Memurlar Okulu’nu bitirip Posof, Terme ve Ankara’da personel subayı olarak görev yaptı.  İlk evliliği annesinin isteği ile oldu. 18 yaşında baba olan Uyar ilk eşinden olma 3 çocuğunu memurluk yaptığı yerlerde büyüttü. 1958′de askerlikten ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayisi’nin Ankara şubesinde çalışmaya başladı. 1966 yılında eşinden ayrılıp İstanbul’a yerleştiğinde o dönem Cemal Süreya ile ilişkisi bitme aşamasında olan Tomris Uyar ile şiir üzerine mektuplaşmaya başlarlar. Bu mektuplaşmalar evlilikle sonuçlanır. Tomris Uyar ile evliliklerinden bir erkek çocukları olur.

Şiirlerinde değişik aşamalar vardır. Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitabı Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952)’den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı’yla bireyin iç dünyasına yönelerek yalnızlığın ve çıkışsızlığın peşinde olmuştur. Tütünler Islak(1962) ve Her Pazartesi(1968) ‘de koruduğu bu çizgiyi, Divan(1970)’la geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982)’le söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına yerini bırakmıştır.  Dizeleri uzundur.  Şiirle düz yazı arasındaki ayrımı kaldırmıştır. İmge, çağrışım, soyutluk, kapalılık şiirlerinin özelliğidir.

Kaynak dergisinin bir şiir yarışmasında Arz-ı Hal şiiri ikincilik kazanınca Nurullah Ataç’ın güvendiği şairler arasına girdi.

   Parasız yatılı okuması, onun şiirlerindeki yalnızlığı çoğaltır.

Şiir çizgisini oluşturan unsurlar arasında halk, divan ve batı edebiyatını sayabiliriz.

Şiir: Toplandılar, Arz-ı Hal, Tütünler Islak, Türkiyem, Kayayı Delen İncir, Divan,  BÜYÜK SAAT, Her Pazartesi,  Dünyanın En Güzel Arabistan’ı, Dün Yok mu,  Kurtarmak Bütün Kaygıları

İnceleme: Bir Şiirden

 

İLHAN BERK (18 Kasım 191 Manisa – 28 Ağustos 2008, Bodrum)

Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuş, Espiye’de iki yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girdi. Enstitünün Fransızca bölümünden mezun (1944) olan Berk, 1945-1955 yılları arasında Zonguldak, Samsun ve Kırşehir’de ortaokul ve liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1956 yılından itibaren on üç yıl boyunca Ankara’da T.C. Ziraat Bankası’nın Yayın Bürosu’nda çevirmenlik yaptı.

Bu süre içinde modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un şiirlerini çevirerek kitaplaştırdı. Bu tarihten sonra kendini tümüyle yazmaya verdi ve bir anlatı kitabı dışında, yalnız şiir ve şiire ilişkin yazılar yazdı. Kül adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu ve İstanbul kitabı ile de 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazandı. 1983′de Deniz Eskisi adlı kitabıyla, Yedi Tepe şiir Armağını’nı, 1988′de de Güzel Irmak adlı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü (F. Edgü ile) aldı. 28 Ağustos 2008 tarihinde Bodrum’da 90 yaşında vefat etti.

İlhan Berk, ilk şiirlerini Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış‘ta yayımlamıştır (1935). Berk, 19 yaşındayken Güneşi Yakanların Selâmı adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde “hece vezni” kullanmakta ve o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşımaktadır. “Sonsuzluk”, “kızıl”, “hulya”, “ateş” en sevdiği sözcükler olarak görünmektedir. Sembolist şiirden esinlenilmiş izlenimi veren imgeler yapmayı sevmektedir: “Bir karanlık gecenin masmavi seherinde / Kızıl başörtünle gül yüzlü bahçede görün”.

Dil anlayışı da henüz döneminden kopamamıştır ki, bunu da 19 yaşındaki bir şair adayı için doğal karşılamak gerekmektedir: “Kıpkızıl hulyalı bir renge yükselmeden gün / Bir devrin neşesini taşımakta yüzün”. Berk’in ilk kitabına adını veren şiirinin son kıtası da şöyledir: “Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden / Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden / Selâm! Sonsuzluklara, hasret gönüllerden / Selâm, güneşe, göğü yakanlar bahçesinden!”.

İlhan Berk, daha sonra 1940′lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içinde yer almış, Servet-i Fünun (Uyanış), Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazmıştır. Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biri olan İlhan Berk, durmadan yatak değiştirerek, ama bazı sorunsallara hep bağlı kalarak şiirini günümüze kadar eskitmeden getirmeyi başarmıştır.

Sürekli değişimi, şiiri için ilke edinmiştir.

Sen Antoine’in Güvercinleri isimli şiiriyle II. Yeni’nin kuruluşuna katılır.

İlhan berk, bir dil trapezcisidir.

Aykırılık, onun şiirinin doğasını oluşturur. Şiir dilinin sınırlarını zorlar.

Şiirlerinde II. Yeni’nin anlayışına rağmen folklora ait unsurlar vardır. Şiirlerinde geçmiş, mitoloji, zengin çağrışım vardır.

“Şiir anlam için yazılmaz.” Görüşünü ısrarla savunmuştur. Soyut şiiri uç noktalara ulaştırdı.

Gündelik yaşayış sahnelerinin tasvirinden ,zamanla nesre yaklaşan bir üslubu vardır.

Zengin çağrışımlara, anlamsız ifadelere, yoğun telmihlere yer verir.

“Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden

bu yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.” İlhan Berk

 

Şiir: Güneşi Yakanların Selamı , İstanbul, Günaydın Yeryüzü , Türkiye Şarkısı, Köroğlu, Galile Deniz, Çivi Yazısı, Otağ, Mısırkalyoniğne, Âşıkane, Taşbaskısı, Şenlikname, Atlas, Kül, İstanbul Kitabı, Kitaplar Kitabı, Deniz Eskisi (1982) (Şiirin Gizli Tarihi’ni de içerir.) Delta ve Çocuk,  Galata, Güzel Irmak, Pera, Kül, Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum,  Avluya Düşen Gölge, Şeyler Kitabı,  Çok Yaşasın Sayılar , Aşk Tahtı

Deneme-Günlük-otobiyografi: Uzun Bir adam, Şifalı Otlar Kitabı, El Yazılarına Vuruyor Güneş, Şairin Toprağı, Kanatlı At, Poetika, Kült Kitabı,

Antoloji: Aşk Elçisi, Dünya edebiyatında Aşk Şiirleri

 

CEMAL SÜREYA(1931, Erzincan – 9 Ocak 1990, İstanbul),

Asıl adı Cemalettin Seber’dir.

Cemal Süreya 1931′de Erzincan’da doğdu.(“1931 yılında Erzincan’da doğdum. Bir doğum günüm yoktur benim”-Güngör Demiray’a mektup, Cemal Süreya Arşivi, Mektuplar Dosyası)

1938′de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. 9 Ocak 1990 tarihinde İstanbul’da ölmüştür. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi maliye ve iktisat bölümünü bitirmiştir. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, darphane müdürlüğü, Kültür Bakanlığı’nda kültür yayınları danışma kurulu üyeliği, Orta Doğu İktisat Bankası yönetim kurulu üyeliği ve 25 yılı aşkın Türk Dil Kurumu üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Yayınevlerinde danışmanlık, ansiklopedilerde redaktörlük, çevirmenlik yapmıştır.

Ağustos 1960′tan itibaren yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini Haziran 1966- Mayıs 1970 arası 47, 1980-1981 arası iki sayı daha çıkardı. Pazar Postası, Yeditepe, Oluşum, Türkiye Yazıları, Politika, Yeni Ulus, Aydınlık, Saçak, Yazko Somut, 2000′e doğru gibi yayın organlarında şiir ve yazılarını yayımladı.

İkinci yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya’nın ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Geleneğe karşı olmasına rağmen geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi. Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile, duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle ikinci yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. 1997′de de Cemal Süreya arşivi yayımlandı.

Şiire lise yıllarında başladı.

   “Folklor Şiire Düşman” yazısında, halk edebiyatından taklitle değil; özümseme yoluyla yararlanılması gerektiğini, aksi takdirde kalıpların egemen olduğu folklorun şiiri öldüreceğini ileri sürmüştür. “Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı.”

Cemal Süreya 38 sürgününü bir şiirinde şöyle anlatıyordu:”Bizi kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu.”

Ülkü Tamer onun için şu dizeleri yazmıştır:

“Tanrı Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece cemal’i,

Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı, Başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı.”

*Lirizm ve erotizm onun şiirin özelliğidir.

Şiirlerinde resim önemli bir yer tutar. Modern şiirimizin ressamıdır adeta.

Şiirlerinde mizah ve ironiye sıkça yer verir.

Şiirin “anayasaya aykırı” olduğunu söyler.

Pazar Postası’nda Osman Mazlum imzasıyla yazılar, eleştiriler yamıştır.                               

 

Şiir: Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Sevda Sözleri, Sıcak Nal, Güz Bitiği,

Deneme: Şapkam Dolu Şiçekle, Günübirlik, 99 Yüz, 999. Gün/Üstü Kalsın, Folklor Şiire Düşman, Papirüs’ten Başyazılar, Güvercin Curnatası, Uzat Saçlarını Frigya (Günübirlik’in yeni basımı), Toplu YazılarI-II(YKY)

Antoloji: Mülkiyeli şairler, 100 aşk Şiiri

Mektup: On Üç Günün Mektupları,

 

 

ECE AYHAN(1931 – 12 Temmuz 2002)

Tam adı Ece Ayhan Çağlar’dır. Datça’da doğdu. Ailesinin asıl memleketi ise Çanakkale’nin Eceabat ilçesine bağlı Yalova Köyü’dür. 1940 yılında Çanakkale’den ailesiyle beraber İstanbul’a göç eden Ayhan, ilk (Hırkaişerif İlkokulu), orta (Zeyrek Ortaokulu) ve lise (Atatürk Erkek Lisesi) öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, aynı yıl İstanbul maiyet memurluğunda stajını tamamladı ve kaymakamlık kursunu bitirdi. 1962′de Sivas’ın Gürün ilçesinde, 1963′te Çorum’un Alaca ilçesinde kaymakamlık ve belediye başkanlığı yaptı. 1963-65 yılları arasında askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra, Denizli’nin Çardak ilçesi kaymakamlığına atandı.

1966’da memurluktan ayrılması üzerine İstanbul’a geldi ve çeşitli yayınevlerinde redaktörlük ve editörlükle uğraştı. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nde çevirmen olarak çalışan Ayhan, bir süre de Türk Sinematek Derneği’nde ve e Yayınları’nda çalıştı. 1974’te hastalandıktan sonra Başbakan Bülent Ecevit’in yardımıyla hastalığının tedavisi için İsviçre’ye giden şair, burada beyin ameliyatı geçirdi ve üç yıl tedavi gördü. Ardından da 1977 yılında, Türkiye’ye döndü. Bodrum, İstanbul ve Çanakkale’de yaşadı

Ece Ayhan ilk şiirleriyle birlikte eleştirmenlerin ve genel olarak şiir okurlarının ilgisini çekmiş, İkinci Yeni akımının en çok tartışma yaratan şairlerinden biri olmuştur. 1960′lı yılların başından itibaren yenilikçi ve genç şair kuşaklarını, özellikle Devlet ve Tabiat adlı kitabıyla, derin bir biçimde etkilemiştir. Türk şiirinin önemli şairlerinden olan Ayhan, İzmir Büyükşehir Belediyesi Gürçeşme Huzurevi`nde hayata veda etti.

Ölünceye kadar yoksul bir hayat sürmüştür.

Şiir yazmaya ortaokuldayken başlamıştır.

Kendine özgü sözcük ve cümleler kullanmıştır. Dilin olanaklarını zorlamıştır. Söz diziminde değiştirmelere gitmiştir. Kitap adları bile okuyucuyu yadırgatıcı niteliktedir.

Şiirlerinde, aklın sınırlarını zorlayan, sürrealizmi çağrıştıran bir kurgu, karanlık bir bakış açısı vardır.

 Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan  öğrenimlerini “parasız yatılı” olarak ve ancak devlet bursuyla tamamlayabilmişlerdir. Ece Ayhan, İkinci Yeni’yi bu yüzden “parasız yatılılar” ya da “mülkiyeliler” hareketi olarak değerlendirir.

II. Yeni’nin “sivil şiir”, “kara şiir”, “sıkı şiir” olarak isimlendirilmesini ister.

Şiiri, bir imgeler sanatı olarak görür.

Düzyazı şiire de yönelir.

Şiirde musikiyi mümkün olduğu kadar arka plana atmaya, hatta atonal müizk kuramından hareketle tamamen silmeye çalışır.

Şiir: Bütün Yort Savul’lar, Knar Hanım’ın Denizleri, Zambaklı Padişah, Devlet ve Tabiat, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar , Cok Eski Adıyladır , Sivil Şiirler, Son Şiirler

Anı-Deneme-Günlük: Defterler, Yeni Defterler, Aynalı Denemeler, Bir şiirin Bakır Çağı, Başıbozuk Günceler, Sivil Denemeler, Morötesi Requiem, Bir Şiirin Altın Çağı

 

 

SEZAİ KARAKOÇ (22 Ocak 1933, Ergani , Diyarbakır), şair, yazar, mütefekkir ve siyasetçi)

Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç, ilkokulu 1944′de Ergani’de bitirdi. Daha sonra Maraş Orta Okuluna parasız yatılı olarak kayıt oldu. 1947′de burayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başladı. Gaziantep Lisesi’nden 1950’de mezun edildi. Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gitti. Babasının isteği İlahiyat Fakültesiydi. Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girdi. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır; şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.

Karakoç geleneksel şiire de yaklaşır, ancak dili farklıdır. O, modern şiirin diliyle şiirlerini yazmıştır. Poetikasını anlattığı ikinci yazı Soyutlama ile ilgilidir. Nitekim modern sanat genel anlamda soyutlamaya dayanır. Ona göre şair, şiiri soyutlamada bırakırsa eksik bırakmış olur, tamamlanması için şairin tekrar somutlaştırması yani soyutlaştırdığı şeyi tekrar bir bağlama oturtması gerekir. Bunu da Diriliş kavramına bağlar.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamladı. Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atandı. Daha sonra Maliye müfettişliği sınavına girer ve kazanarak ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar. 1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür. Bir ara Ankara çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra yine İstanbul’daki görevine döner. Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve birçok il, ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur. 1960 – 1961 yıllarında yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam etti. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa etti. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görev almadı.

İstanbul’da Diriliş Yayınları ve Diriliş Dergisi’ni kurdu. 1990 yılında “Güller Açan Gül Ağacı” amblemiyle Diriliş Partisi‘ni kurdu. Yedi yıl Partinin Genel Başkanlığını yürüttü. Ancak parti 19 Mart 1997’de 2 genel seçime girmediği için kapatıldı. 2006 yılında kültür bakanlığı özel ödülü ile ödüllendirildi. Bakanlığa, ödülün para kısmının kültür sanat işlerine harcanmasını, diğer kısmınınsa posta ile bildirdiği adrese yollanmasını rica ettiği bir mektup yolladı. 2007 yılında Yüce Diriliş Partisi’ni kurdu ve halen partinin genel başkanlık görevini yürütmektedir. 2007 yılının Nisan ayından beri her cumartesi akşamı, Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda değerlendirme konuşmaları yapmaktadır. Bu konuşmalar partinin internet sitesinden canlı olarak yayınlanmaktadır.

Karakoç şiirle ilgili görüşlerini yazmaya başladığı dönemlerden itibaren şiir anlayışını da yazmıştır. Bu konudaki düşüncelerini Edebiyat Yazıları adını verdiği 3 kitapta toplayan Karakoç’un şiirimizde son derece özgün bir yeri vardır. Onun şiiri metafizik bir şiirdir. Türk şiiri geleneksel yapısı itibariyle aslında metafizik bir şiirdir. Ancak bu özellik Tanzimat’tan sonra değişir. Sadece A.Hamit’te metafizik bir ürperti söz konusu olur. Onunla tekrar başlayan bu anlayış Cumhuriyet’in ilk yıllarında Necip Fazıl Kısakürek’te ve Ahmet Kutsi Tecer’de kendini gösterir. Bunlardan başka Yahya Kemal ve Asaf Halet Çelebi’de de metafizik anlayış görülür. Fakat bu metafizik unsurlar adı geçen hiçbir şairin şiir anlayışını açıklamaz, anlatmaz. Ali Yıldız’ın tespitiyle Türk şiirini metafizik bir esasa oturtan şair Sezai Karakoç’tur. Sezai Karakoç bunu modern şiirin diliyle yapmıştır. O, Batı edebiyatını da iyi incelemiş bir şairdir. Modern sanattaki soyutlamanın İslam anlayışına uygun olduğu düşüncesindedir ve şiirlerini bu yönde geliştirmiştir.

Edebiyat Yazıları I’deki ilk yazı metafizik ile ilgilidir. Bu, hangi kavramlara önem verdiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini, pergünt üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik İBSEN (1828-1906)’in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç, Pergünt’ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire tatbik eder:

Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır.”

   Şair, Kendine Yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli.” (1988, s.82)

Şair, Kendinden Memnun Olmalı: “Eser´in şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeğe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. “Beni andırıyor, ah, beni o” demeli.” (1988, s.83)

Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. Yaşama sevinci değil “yaşatma sevinci”dir.

Şiirlerinde İslami düşünceyi modern şiirdeki gerçeküstücülükle kaynaştırmıştır. Mistisizmden, evliya-enbiya kıssalarından yararlanmıştır.

Yeni, kapalı ve karanlık bir imge evreni vardır. Cemal Süreya onun şiiri için “kırık bir Verlaine” demiştir.

2006’da Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne layık görüldü. 2011 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nin edebiyat alındaki ödülü verildi.

Şiir: Körfez, Şahdamar, Hızır’la Kırk Saat, Sesler, Taha’nın Kitabı, Kıyamet Aşısı, Mağara ve Işık, Gül Muştusu, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Leyla İle Mecnun, Ateş Dansı, Alınyazısı Saati, Monna Rosa, Karayılan, GÜNDOĞMADAN(Toplu Şiirler)

Deneme-Düşünce: Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, Dişimizn Zarı, Eğik Ehramlar; Ruhun Dirilişi, Çağ ve İlham, İnsanlığın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, Yitik Cennet, Makamda, İslamın Dirilişi, Gündönümü, Diriliş Muştusu, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Dirilişin Çevresinde, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi, Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı, Unutuş ve Hatırlayış,  Varolma Savaşı,

Çağdaş Batı Düşüncesinden, Çıkış Yolu

İnceleme: Yunus Emre, Mehmed Âkif, Mevlâna

Piyes: Piyesler I, Armağan

Hikaye: HİKÂYELER I Meydan Ortaya Çıktığında, HİKÂYELER II Portreler

Günlük Yazılar: Farklar, Sütun, Sûr, Gün Saati, Gür,

Röportaj: Tarihin Yol Ağzında

Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslam’ın Şiir Anıtları’dan

 

ÜLKÜ TAMER 20 Şubat 1937, Gaziantep), Türk şair, oyuncu ve çevirmen.

Robert Kolej’den 1958 yılında mezun oldu. Yayıncılık, oyunculuk ve çevirmenlik yaptı ve 1950′li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri oldu. İkinci Yeni’ye, bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dahil olduğu halde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çekti. Çoğunlukla keskin bir ironiyle örülmüş derin acıların ve beşeri trajedilerin dile geldiği şiirlerinde 1970′lerden sonra toplumsal duyarlıklar da öne çıktı.

İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci’nin yönetimdeki Kaynak Dergisi’nde yayımlandı: “Dünyanın Bir Köşesinden Lucia”.

Şiirleri 1954′den itibaren Kaynak, Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirüs, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımladı. 1967′de Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandı.

“İkinci Yeni’nin, çağdaş İngiliz şiirini yakından izleyen, çeviriler yapan, Batı etkilerine açık bir şairiydi. Özellikle 1960′ların ikinci yarısında yazdıklarıyla kapalı şiir anlayışının kusursuz örneklerini verdi. Toplumsal sorunlara yönelirken de şiirin düzeyini düşürmedi.” (Memet Fuat, 1985)

Ayrıca Ahmet Kaya ‘nın Başkaldırıyorum albümünde seslendirdiği “Gül Dikeni”nin bestecisidir. Zülfü Livaneli´nin seslendirdiği “Memik Oğlan” türküsünün de söz yazarıdır.

Şiir kitapları:Soğuk Otların Altında, Gök Onları Yanıltmaz, Ezra ile Gary, Virgülün Başından Geçenler, İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür, Sıragöller, Yanardağın Üstündeki Kuş (toplu şiirler)

 Öykü:Alleben Öyküleri (1991 Yunus Nadi Öykü Armağanı)

 Anı:Yaşamak Hatırlamaktır

Ülkü Tamer bunların dışında yetmişin üstünde kitap çevirdi; şiir antolojileri hazırladı.

Edith Hamilton’dan Mitologya çevirisiyle TDK 1965 Çeviri Ödülü’nü kazandı.

Ayrıca Harry Potter ve Felsefe Taşı kitabının çevirmenidir.

 

Minimalizm, modern sanat ve müzikte, kökeni 1960′lara giden, sadelik ve nesnelliği ön plana çıkaran bir akımdır. ABC sanatı, minimal sanat gibi tabirlerle de anılır.

 

Harfçilik (letrizm): Bir edebi akımdır. II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkmıştır. Romanyalı şair Isidore Isou tarafından başlatılmıştır.

Şiirlere yönelik bir edebi akımdır. Özelliği, şiirde kelimelerin değil harflerin temel alınmasıdır. Amacı, harflerin temel alınması yoluyla farklı tarzda bir şiir yazılmasıdır. Edebiyatta klasik akımlara karşı çıkan bir karşı-akımdır.

Akımın kurucusu Isidore Isou harfçiliği “Harf olmayan veya harf olmayacak hiçbir şey tinsel olarak da var olamaz” biçiminde özetlemiştir. Maurice Lemaître ve François Dufrêne, Letrizmin önde gelen şairleridir.

Letrizm bir edebi akım olarak doğmuş olmasına karşın sinema başta olmak üzere dönemin müzik ve dans akımları üzerinde de etkisini göstermiştir

 

Tevfik AKDAĞ (1932-1993)

29 Şubat 1932′de İzmir’de doğdu. Orta öğrenimini İzmir İnönü Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Askerlik sonrası İstanbul’da bir bankada çalıştı, müfettişlik ve yöneticilik yaptı. Ankara’da “Şimdilik” adlı bir dergi çıkardı. 28 Eylül 1993′te İstanbul’da öldü. İlk şiirleri 1952 yılında Mülkiye ve Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda yazı ve şiirleri; Ataç, Mülkiye, Papirüs, Pazar Postası, Türk Dili, Varlık, Yeditepe, Yelken gibi dergilerinde yayımladı. İkinci Yeni’ye bağlı, söyleyiş güzellikleri ve kıvraklıkları taşıyan şiirler yazdı.

Yapıtları : Lacivert Kanatlı Bir Kuştur Gece Çıplak ve Sevinçle Eski İnsan Sözleri Kıpırda Ey Aydınlık

 

KEMAL ÖZER (D. 1935, İSTANBUL – Ö. 30 HAZİRAN 2009, İSTANBUL)

Türk şair ve yazar. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Yazıları, henüz öğrenciyken yayımlanmaya başladı. Üniversiteden arkadaşlarıyla birlikte, 1956 – 1960 yılları arasında A Dergisi’ni çıkardı.

1960’ta girdiği Cumhuriyet gazetesinde 1981’e kadar görev yaptı. Ardından 1982’ye kadar Karacan Yayınları’nda çalıştı. 1965 – 1970 yılları arasında kitapçılık ve yayıncılık faaliyetlerinde bulundu. Şiir Sanatı dergisini 1966 – 1968 yılları arasında yayınladı. 1972’den itibaren yayımlanmaya başlanan Yeni A Dergisi’nin kurucuları arasında bulundu, dergi için yazılar kaleme aldı. 1983’te üstlendiği Varlık Dergisi’nin yönetmenliğini 1990’a kadar sürdürdü. 1999 – 2000 yılları arasında Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ikinci başkanlığını yaptı. 1989’da Yordam Yayınevi’ni kurdu. Kemal Özer 15 günde bir soL gazetesinde yazmaktaydı. 30 Haziran 2009′da hayatını kaybetti.

İlk dönemlerinde İkinci Yeni Hareketi içinde yer aldı. Bunu, ilk üç şiir kitabına yansıttı. Daha sonra  “toplumcu gerçekçi“ diye nitelenen bir tarza yöneldi. Eleştirmenlere göre, bu dönemde, gündemdeki toplumsal ve siyasal olayların yanı sıra söz konusu olaylar karşısında insanların duygu, düşünce ve tepkilerine tanıklık etti. Toplumcu gerçekçi eğilimi 1970 – 1980 yılları arasında yayımlanan 4 eserine hakim oldu. Bu kitapları izleyen şiirlerinde yeni boyut ve ilgi alanlarına açılım arzusu gözlendi. 1983’te yayımlanan Araya Giren Görüntüler’de 12 Eylül dönemine ilişkin tanıklığını sergiledi. 1985 tarihli Sınırlamıyor Beni Sevda’da sevda olgusunu toplumsal bakış açısıyla yorumladı. 1995’te basılan Oğulları Öldürülen Analar ile bir başka toplumsal soruna, kayıp annelerinin sesine aracılık etti. Onların Sesleriyle Bir Kez Daha kitabıyla da uzun süreli bir baskı döneminin ardından seslerini yeniden yükselten çalışan kesimi aktardı.

Behçet Necatigil, Kemal Özer’i 1977′de şöyle değerlendirdi: “İkinci Yeni’nin en çok sözü edilen şairlerinden olan Kemal Özer’in şiirlerinde, uzak çağrışımların izinde yürümekle çözülebilecek gizli bir bütünlük kaygısı seziliyordu. Şairliği, yeni aşamalarda, toplumsal eylemlere, yurdun ve dünyanın politik-güncel olaylarını şiirleştirmeye yöneldi.”

Şiir: Gül Yordamı (1959), Ölü Bir Yaz ,Tutsak Kan, Kavganın Yüreği. Yaşadığımız Günlerin Şiirleri, Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya, Geceye Karşı Söylenmiştir, Kimlikleriniz Lütfen , Araya Giren Görüntüler, Sınırlamıyor Beni Sevda, İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle, Bir Adı Gurbet, Oğulları Öldürülen Analar, Onların Sesleriyle Bir Kez Daha, Sevdalı Buluşma ,Çağdaş ve Boyun Eğmeyen, XX. Yüzyıldan Duvar Kabartmaları 1-2 (Toplu Şiirler)

Öykü: Baba ile Kız (1999)

Deneme: Umut Edebiyatı Yedi Canlıdır , Acı Şölen, Gün Olur Söze Yazılır, Yaşadığımız Günlerin Yazıları , “Benim Ellerimi Al, Benim Gözlerimi Kullan”, Bendeki Görüntüler, Şiiri Sorgulayan Yazılar

Anı: İkinci Yeni’den Toplumcu Şiire

Gezi: Güldeki Şafak , Düşmanı Kardeş Yapmak

Günlük: Tanık Günler 1, Tanık Günler 2, Gölgeden Güneşe

Çocuk kitapları: Nasrettin Hoca, Tatil Köyünün Çocukları, Trenler Ne Güzeldir, Dünya Onlarla Daha Güzel, Şiirlerle Ezop Masalları, Çiçek Dürbünü, Şiirlerle Andersen Masalları, Sinemayı Seven Çocuk, Sorulardan Bir Gökkuşağı, Güneş Arkasına Baktı

Derleme: Soruların Gündeminde, Oradaydım Diyebilmek, Eleştirilerin Gündeminde, Sanatçılarla Yazışmalar 1, 45. Sanat Yılında

Söyleşi: Sanatçılarla Konuşmalar (1979)

Antoloji: Şiirlerle İstanbul , 100 Şiir, Dünden Bugüne Türk Şiiri (Asım Bezirci’yle, 2002)

 

Yılmaz Gruda (d. 14 Temmuz 1930, İstanbul)   Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, şair, oyun yazarı, çevirmen.

Ankara Ticaret Lisesi’ndeki eğitim sürecini yarıda bırakarak devlet memuru olan Gruda’nın yazdığı şiirler, 1950′li yıllarda, çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı. 1956 yılında girdiği Cep Tiyatrosu’nda başlayan oyunculuk yaşamı, Ankara Devlet Tiyatrosuna ait Küçük Tiyatro’da devam etti. Ankara Meydan Sahnesi ve Nisa Serezli topluluklarında da görev yaptı. Bir süre yeniden memurluk hayatına dönüp, muhasebecilik yaptı. Muammer Karaca tiyatrosunu yönetti. Ayşen Gruda’nın eski eşi olan sanatçı, aynı zamanda Attilâ İlhan ile beraber mavi hareketini yaratan şairlerdendir. Seyirlik tiyatro oyunları da yazıp, çeviriler yapan Gruda’nın eserlerinde geleneksel Türk tiyatrosu ve Çehov etkisi açıkça görülür. Sanatçının yayımlanmış eserleri bulunmaktadır. Kamera önünde de yer alan Yılmaz Gruda, sinema ve dizi filmlerde rol almaktadır.

 

UÇURUM / EDİP CANSEVER

Bir ağaç sürüsünün üstünden

Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden

Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş

Votka bardağımın içine

Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

 

Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından

Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum

Dibimde değil ayaklarımın, damarlarında

Derinliğini orda tutan, orda harcayan

Uçsuz bucaksız bir uçurum.

 

Zamanla değil, bir yerde

Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum

Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten

Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını

Billurdan sarkaçlarıyla.

 

Kalbim, sersemliğim benim..

 

GÜL / CEMAL SÜREYA

Gülün tam ortasında ağlıyorum

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin

 

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum

Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

İstasyonda tiren oluyor biraz

Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

 

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum

Her nasılsa sokağa düşmüş

Kolumu kanadımı kırıyorum

Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı

Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

GÖĞE BAKMA DURAĞI / TURGUT UYAR

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Bu evleri atla bu evleri de bunları  da

Göğe bakalım

 

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım

İnecek var deriz otobüs durur ineriz

Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya

Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda

Beni bırak göğe bakalım

 

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat

Durma göğe bakalım

 

BAKIŞSIZ BİR KEDİ KARA / ECE AYHAN

Gelir dalgın bir cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lambayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullardan kovgun. Geçer sokaktan  bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! girmiş körfeze.

 

AŞK (cemal süreya)

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git

Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.

Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin

Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık

Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı

Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü

Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti

Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz

Sanki hiç olmamıştı

 

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu

Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı

İstanbullar

Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların

dünyaların

Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek

Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Çünkü iki kişiydik

 

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya

Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

İki kere öpeyim desem üçün boynu bükü

….

FOTOĞRAF

Durakta üç kişi

Adam kadın ve çocuk

 

Adamın elleri ceplerinde

Kadın çocuğun elini tutmuş

 

Adam hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

 

Kadın güzel

Güzel anılar gibi güzel

 

Çocuk

Güzel anılar gibi hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi güzel

 

 

 

 

 

 

 

ÜVERCİNKA

 

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden

En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu

kesmemeye

Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız

Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun

Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez

Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor

Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

 

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma

Yatakta yatmayı bildiğin kadar

Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler

Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının

Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde

Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor

Bütün kara parçaları için

Afrika dahil

 

Senin bir havan var beni asıl saran o

Onunla daha bir değere biniyor soluk almak

Sabahları acıktığı için haklı

Gününü kazanıp kurtardı diye güzel

Birçok çiçek adları gibi güzel

En tanınmış kırmızılarla açan

Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

 

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü

Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse

değerlendiremez

Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek

İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar

Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar

Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna

diziyorlar

Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

 

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası

Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki

Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok

Aklıma kadeh tutuşların geliyor

Çiçek Pasajında akşamüstleri

Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor

Bütün kara parçalarında

Afrika hariç değiL

 

Cemal SÜREYA

 

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

 

Her yere yetişilir

Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

Çocuğum beni bağışla

Ahmet Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer

İçimden öyle geldiği için değil

Ama hiç değil

Ah güzel Ahmet abim benim

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konyanın beyaz

Antebin kırmızı düzlüğüne benzer

Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir

Denize benzer ki dalgalıdır bakışları

Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına

Öylesine benzer ki

Ve avlularına

(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

Ve sözlerine

(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)

Ve bir gün birinin adres sormasına benzer

Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne

Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına

Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına

Minibüslerine, gecekondularına

Hasretine, yalanına benzer

Anısı işsizliktir

Acısı bilincidir

Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan

Gülemiyorsun ya, gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir

Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.

Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden

Dirseğin iskemleye dayalı

– Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben –

Cıgara paketinde yazılar resimler

Resimler: cezaevleri

Resimler: özlem

Resimler: eskidenberi

Ve bir kaşın yukarı kalkık

Sevmen acele

Dostluğun çabuk

Bakıyorum da simdi

O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi

Biz eskiden seninle

İstasyonları dolaşırdık bir bir

O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar

Nazilli kokardı

Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası

Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında

Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen

Kadının ütülü patiskalardan bir teni

Upuzun boynu

Kirpikleri

Ve sana Ahmet Abi

uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki

Sofranı kurardı

Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı

Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi

Çocuklar doğururdu

Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi

O çocuklar büyüyecek

O çocuklar büyüyecek

O çocuklar…

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi

Umudu dürt

Umutsuzluğu yatıştır

Diyeceğim şu ki

Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler

Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi

Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse

Çocuklar, kadınlar, erkekler

Trenler tıklım tıklım

Trenler cepheye giden trenler gibi

İşçiler

Almanya yolcusu işçiler

Kadınlar

Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi

Ellerinde bavullar, fileler

Kolonyalar, su şişeleri, paketler

Onlar ki, hepsi

Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler

Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket

Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri.

Edip CANSEVER

 

 

 

DSIZ BİR ÇİÇEK

 

Rengini dünyaya ilk defa sunan

Adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerim

Sevgilim

Bana ‘sen bir şairsin’ dediğin zaman.

 

Yalnız sana yazıyorum bu şiiri

İstersen bir şiir gibi okuma

Çünkü her yıl yeniden yazacağım onu

Soğuklar başlayınca havalanıp

Millerce yol katettikten sonra

Güneyi tadan bir kuşun sevinciyle.

 

Ve yazmış olacağım bir de

Her dönemde her çağda

Sevdanın kendine özgü diliyle.

 

Edip CANSEVER

 

YORT SAVUL

 

 

Arif Çağlar için

 

1.  Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!

En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

 

2.  Harbi karşılık verecek ama herkes

Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

 

3.  Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır

Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

 

4.  İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha

Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?

 

5.  Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır

Nice akar huruc alessultanlarda bayraksız davulsuz?

 

6.  Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız

Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk

 

7.  Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!

Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız

 

8.  Kurşunkalemle de olabilir

Yort Savul!

Ece AYHAN

 

 

MOR KÜLHANİ

1.Şiirimiz karadır abiler

 

Kendi kendine çalan bir davul zurna

Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan

Taşınır mal helalarında kara kamunun

Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

 

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

 

2.Şiirimiz her işi yapar abiler

 

Valde Atik’te Eski Şair Çıkmazı’nda oturur

Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür

Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta

Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

 

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

 

3.Şiirimiz gül kurutur abiler

 

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın

Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga’ya kaçan

Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu

Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

 

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

 

4.Şiirimiz erkek emzirir abiler

 

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister

Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun

Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla

Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

 

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

 

5.Şiirimiz mor külhanidir abiler

 

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz

Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde

Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle

Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

 

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

 

 

6.Şiirimiz kentten içeridir abiler

 

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir

Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

 

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

Ece AYHAN

 

 

U

İstanbul’da kadınlar uzun boylu

U gibi güzel.

İlhan BERK

 

YERYÜZÜ

-Ne yapıyorsun?

Yeryüzünün yaşına çalışıyorum.

İlhan BERK

 

PAUL KLEE’DE UYANMAK

Uyanmak çiçek gibi dayanılmaz güzel kızlar

Ad Marginem’den asma köprüler kurmuşlar İstanbul’a

Nehirler, aylar çevirmişler o Ayla’lar, Münibe’ler

Tümü bir uzak denizde A’lar, V’ler, U’larla

Gece sarı bir evde bir iki yaprak evlerinin önünde

Açtı açacaklar dünyamızı açtı açacaklar

 

Bu denizi Ayla ayaklarını soksun diye getirdim

Bu dünyaları onun için açtım bu balıkları tuttum

Bir sabah çıkmak güneşler, aylar bir sabah çıkmak

Bir ağacı bu evleri sarı ters bir kuşu düzeltmek

Edibe bu sokağı al götür görmek istemiyorum

Edibe bu evleri Edibe bu göğü bu güneşleri Edibe

 

A’lar V’ler U’larla olmak Paul Klee’de uyanmak

Galile Denizi

 

ARZ-I HAL

Ben de günahkar kullarındanım Allahım…

Bir “Kulhuvallahi” bilirim dualardan,

Bir de “Yarabbi şükür” demeyi doyunca,

Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca,

Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan.

Ben de günahkar kullarındanım Allahım!…

 

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

Eğer bilmiyorsan işte, haberin olsun.

Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni.

İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini.

Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

 

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!…

Meleklerin sana bunları söylemezler.

Artık, pek yarattığın gibi değil dünya

İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya:

Ne olursun hoşuna gitmediyse eğer,

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!…

 

Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!…

Beş vakit kızlar doluyor camilerine,

Beyaz yaşmaklı, beyaz tenli masum kızlar…

Benim bir defa görüşte yüreğim sızlar;

Sen tutulmadın mı, içlerinden birine?

Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!…

 

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!…

Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca

Sen, bizim için hala o ezeli sırsın.

Sen de, bizi bilmiş olsan, başkalaşırsın…

Herkesin kederi, gailesi boyunca.

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!…

 

Turgut UYAR

 

UZAK KADERLER İÇİN

Birgün, bir yağmurla garip garip

-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.-

Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım

Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır, amenna

Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım

Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi

Uzaklar daha uzaklaşır

Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri

Sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim

-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar…-

Belimi bir ılık şal sarsın, mavi

Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız

Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin

Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm

Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde

Diyarı gurbette kanlı bir aşk

Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde

En uzak beyazlar,

En yakın ikindilerde, duygulu

Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam

İçip içip ağlasam…

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?

Herkesin derdinden pay isterken.

Uzak kaderlerin suları çağlar simdi

Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum

Bir el yağmurla dokunacak omuzuma

Bir çift göz, bir davet, bir kalp

Çoluğu çocuğu terk edeceğim.

Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak

Toprak ve insan kokularıyla,

Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için

Başımı alıp gideceğim.

 

Turgut UYAR

 

 

EN SANA TEŞEKKÜR EDERİM

Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,

Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;

Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;

Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,

Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta.

 

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

Ülkü TAMER

 

 

KIŞTAN ÜŞÜYEN VİRGÜL

Defterin bir çok sayfasını koparmışlar,

Örtünemez artık virgül bazı sayfalarla,

Kış gelir, virgül üşür,

Kış insanı üşütür,

Üşenen hayvanlar da

Girip toprağın altına

Uyurlar,

Toprağın sayfalarını koparmamışlar,

 

Çocukların sayfaları her kış koparılır.

Kar toplarıyla voleybol oynayan

Ağaçlarla,

Her çocuğun defterinde

Bir çok sayfası olmayan

Bir çok güzel virgül vardır,

 

Virgül kıştan üşür,

Çünkü kış gelince koparılır

Artık kalmayan öğrenciliğin,

Artık kalmayan tembelliğin sayfaları,

Ülkü TAMER

 

AĞIT

annem mi bir kadın

geciken bir kadın gece yatısına

ölüm kendini göstereli babamın saçlarından

günübirlik bir kadın

üsküdar’la istanbul arasında

 

babamdı sakalıydı babamın

bir akşam göle batırdı

çıkmamak üzere bir daha

hepsi de ekmek kokardı

sayısı unutulan parmaklarının

 

akşam bir attır bütün ülkelerde

serin esmer bir attır

terkisine çocukların bindiği

Kemal ÖZER

 

AN YANA İKİ ÜLKE GİBİYİZ SENİNLE

Yan yana iki ülke gibiyiz seninle,

ayın önünden geçen bulut

önce seni karanlıkta bırakır sonra beni

senden bana eser, yerine göre,

yerine göre benden sana

şakaklarımızı serinleten rüzgâr.

 

İki kıyı gibiyiz karşılıklı,

hem ayırır bizi hem bağlar birbirimize

aramızda akan ırmak.

İki tarih sayfası gibiyiz art arda

birinde başlayan cümlenin sonu

ötekinde düğümlenir ancak.

 

Geldiği vakit hasat günleri

iki ayrı ağızda aynı anda

beliren bir gülümseme gibiyiz seninle

ve iki ter damlası gibiyiz alnında

elbirliği ile üretilip

kardeşçe bölüşülen bir dünyanın.

Kemal ÖZER

 

 

SEMİRA’YA GECE YARILARINDAN SONRA YAZILMIŞ DELİCE MEKTUPLARDAN

Ciğerimin ortasında üç damla kan durur

Biri yaşamak der, kabarır

Biri özgürlük der, yanar

Biri kardeşlik içindir.

 

Gözümün bebeğinde üç damla yaş durur

Biri mutluluk der, dökülür

Bir insanlık der, taşar

Biri senin içindir.

Tevfik AKDAĞ

 

 

BALKON

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon

Ölümün cesur körfezidir evlerde

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların

Anneler anneler elleri balkonların demirinde

 

İçimde ve evlerde balkon

Bir tabut kadar yer tutar

Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen

Şezlongunuza uzanın ölü

 

Gelecek zamanlarda

Ölüleri balkonlara gömecekler

İnsan rahat etmeyecek

Öldükten sonra da

 

Bana sormayın böyle nereye

Koşa koşa gidiyorum

Alnından öpmeye gidiyorum

Evleri balkonsuz yapan mimarları

Sezai KARAKOÇ

 

ŞEHRAZAT

Sen gecenin gündüzün dışında

Sen kalbin atışında kanın akışında

Sen Şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında

Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın

 

Sen bir rüya geceleyin gündüzün

Sen bir yağmur ince hazin

Sen şarkılarca büyük hüzün

Sen yolunu kaybeden yolcuların üstüne

Bir ömür boyu yağan bir ömür boyu karşın

 

Sen merhamet sen rüzgar sen tiril tiril kadın

Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın

Sen başını çeviren cellatbaşının günü

Sen öyle ki sen diye diye seni anlıyamayız

Şehrazat ah Şehrazat Şehrazat

Sen sevgili sen can sen yarsın

 

Sezai KARAKOÇ

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s